Dersim'de katliamın öncesi ve sonrası adım adım planlandı

Cemil KOÇAK

26.11.2011

 Tunceli kanunu ile Dersim harekâtı bir bütündür; peki, özel bir yönetim anlayışına sahip bölge ve il yaratmak da cumhuriyetin temel değeri midir? İskân kanunu da, Türklük meselesinin anlaşılmasına katkıda bulunacaktır.

İskan Kanunu 'Türk ırkına' göre hazırlandı

İskân kanunu, tek-parti döneminde geniş yığınların doğudan batıya göçürülmesi sürecinde önemli rol oynamıştı. Yasa 14 Haziran 1934’te kabul edilmişti. Yasayla “Türkiye’de Türk kültürüne bağlılık dolayısıyla nüfus, oturuş ve yayılışının bu kanuna uygun olarak” hükûmetçe “yapılacak bir programa göre düzeltilmesi” içişleri ile sağlık ve sosyal yardım bakanlıklarına bırakılıyordu. İki bakanlıkça birlikte hazırlanacak ve hükûmetçe onaylanacak haritaya göre Türkiye, iskân bakımından üç bölgeye ayrılıyordu. Buna göre; bir sayılı mıntıkalar, Türk kültür ve nüfusunun yoğunlaştırılması istenilen bölgelerdi. İki sayılı mıntıkalar, Türk kültürüne katılması istenilen nüfusun nakil ve iskânına ayrılan bölgelerdi. Üç sayılı mıntıkalar ise, yer, sağlık, ekonomi, kültür, siyaset, askerlik ve asayiş nedenleriyle boşaltılması istenilen ve iskân ve ikâmete yasak edilen yerlerdi. Türkiye tâbiiyetinde bulunan ve Türk kültürüne bağlı olmayan göçebelerin toplu olmamak üzere kasabalara ve serpiştirme suretiyle Türk kültürlü köylere dağıtıp yerleştirilmeleri ve casuslukları sezilenlerin sınır boylarından uzaklaştırılmaları” ise içişleri bakanlığının önerisi ve hükûmet kararıyla yine sağlık ve sosyal yardım bakanlığınca sağlanıyordu. Türk kültürüne bağlı olmayan göçebelerin millî sınırlar dışına çıkarılmasına da içişleri bakanlığı yetkiliydi.

Yasanın yayınından önce aşiretlere reislik, beylik, ağalık, şeyhlik yapmış olanların veya yapmak isteyenlerin ve sınırlar boyunda oturmasında emniyet ve asayiş bakımından sakınca bulunanların aileleri ile birlikte uygun yerlere nakledilmeleri içişleri bakanlığının önerisi üzerine hükûmetin kararıyla sağlık ve sosyal yardım bakanlığınca yapılacaktı. Türk tâbiiyetli ve Türk kültürlü göçebe aşiretler ve fertlerini sağlık ve yaşama koşulları uygun yerlere nakledip yerleştirmeye de yine aynı bakanlık; Türk tebaasından olup da Türk kültürüne bağlı bulunmayan aşiretler ve fertlerini dağınık olarak iki sayılı mıntıkalara nakil ve yerleştirmeye” de içişleri bakanlığının önerisi üzerine yine aynı bakanlık; Türk tebaası olmayan ve Türk kültürüne bağlı bulunmayan göçebe ve aşiretler fertlerini gereğine göre Türkiye sınırları dışarısına çıkarmaya da yine aynı bakanlığa bilgi vermek koşuluyla iç

işleri bakanlığı yetkiliydi. Nihayet Türk kültürüne bağlı olmayanlar veya Türk kültürüne bağlı olup da Türkçeden başka dil konuşanlar hakkında kültürel, askerî, siyasî, sosyal ve güvenlik nedenleriyle hükûmet kararıyla içişleri bakanlığı gereken önlemleri almakla yükümlüydü. Toptan olmamak şartıyla başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan çıkarılmak da bu önlemler içinde yer alıyordu. Bunlardan başka yere nakledilmesi gerekenleri sağlık ve sosyal yardım bakanlığı nakil ve dağınık olarak uygun yerlere iskân edecekti. Ana dili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri de yasaklanıyordu. Yasa, bir sayılı mıntıkalara yeniden hiçbir aşiretin veya göçebenin sokulmasına, Türk kültürüne bağlı olmayan hiçbir ferdin yeniden yerleşmesine ve bu mıntıkalara eski yerlilerden olsa bile Türk kültürüne bağlı olmayan hiçbir kimsenin geri dönmesine izin vermiyordu. Bu mıntıkalara soyca Türk olup dilini unutmuş veya ihmal etmiş bulunan köyler ve aşiretler efradı, ahalisi Türk kültürüne bağlı köylerle nahiye, kaza, il merkezleri civarına yerleştirilecekti. İki sayılı mıntıkalara ise, bir sayılı mıntıkalarda Türk ırkından olmayanlardan bu mıntıkalara gelip yerleşmek isteyenler de iskân edilebiliyorlardı. Kültürel, siyasî, idarî, sosyal, askerî, ekonomik nedenlerle nakli gerekenler de, ilgili bakanlıkların önerisi ve içişleri bakanlığının görüşü üzerine hükûmetçe ve sağlık ve sosyal yardım bakanlığı tarafından nakil ve iskân ediliyordu. Türk ırkından olmayanların serpiştirme suretiyle köylere ve ayrı mahalle veya küme teşkil edemeyecek şekilde kasaba ve şehirlere iskânları ise zorunluydu. Hükûmetçe iskâna ve ikâmete yasak edilip boşaltılması istenilen üç sayılı mıntıkalar halkı bir veya iki sayılı mıntıkalara nakil ve iskân edilmekteydi.  Üç sayılı mıntıkalara ise hükûmet kararı olmadıkça hiç kimsenin yeniden iskân ve ikâmetine izin verilmiyordu. Bunlar yasak bölge olarak ilân edilmişti.

Yasada, üç sayılı mıntıkalardan zorunlu nakledilenlerin gayri menkullerinin devlete geçmesi öngörülmüştü. Yasa hükümlerine göre, hükûmetçe naklettirilenlerle gönüllü göç edenler, bir yıl içinde eski yerlerindeki menkul ve gayri menkul mallarını tasfiye etmek zorundaydılar. Bu süre içinde tasfiye edilmeyen mallar devletçe tasfiye edilecekti. Hükümetçe bir sayılı mıntıkalara yerleştirilenler, iskâna tâbi tutuldukları yerlerde en az on yıl kalmak zorundaydılar. Bu kimseler, içişleri bakanlığının izni olmadıkça başka bir yere gidemezlerdi. İzinsiz olarak başka yerlere gidenler ise yakalandıkları takdirde yerleştirildikleri yere geri dönmek zorundaydılar. Bir ve üç sayılı mıntıkalardan iki sayılı mıntıkalara naklolunan ve iki sayılı mıntıkalarda bir yerden bir başka yere nakledilenler, aradan on yıl geçse dahi hükûmetin kararı olmadıkça buradan ayrılamazlardı. Danıştay, iskân kanunu’nun hükümlerine göre gerçekleşen uygulamaların idarî davaya neden oluşturmayacağı gerekçesiyle bu yolda açılan davaları reddedecektir.

1930’lu yılların ilk yarısında Dersim bölgesindeki (yeni adı ile Tunceli ili) askerî harekâttan (Dersim harekâtından) çok önce 25 Aralık 1935 tarihinde Tunceli Vilâyeti’nin İdaresi Hakkında Kanun meclis tarafından kabul edilmişti bile.

Yasaya göre; Dersim’in adı değiştiriliyor ve yeni bir il kurularak adına Tunceli deniliyordu; yeni kurulan ile orduyla ilgisi devam etmek üzere ve rütbesiyle ilgili yetkilere sahip bir korgeneral, vali ve kumandan olarak atanıyordu. Atama işlemi, içişleri bakanlığının önerisi, milli savunma bakanlığının onayı ve bakanlar kurulu kararıyla tamamlanıyordu. Ayrıca atanan kişi aynı zamanda Dördüncü Umumî Müfettiş sıfatını da kazanıyordu. Bundan böyle Tunceli için özel bir yönetim anlayışı gündeme gelmişti. Tunceli’de bir korgeneral kumandan ve vali olarak görev yapacaktı. Vali, ilin yönetiminde ve burada görev yapan memurlar üzerinde bakanların yetkilerine sahipti. Nitekim gerekli gördüğünde ili oluşturan kaza ve nahiyelerin sınır ve merkezlerini değiştirebilmekte ve durumdan içişleri bakanlığına yalnızca bilgi vermekteydi. İlde görevli kaymakam ve nahiye müdürleri, valinin önerisi, millî savunma bakanlığının onayı ve içişleri bakanlığının kabulü ile atanmaktaydı. Ayrıca muvazzaf subaylar da, ordu ile ilgileri devam etmek üzere kaymakam ve nahiye müdürü olarak bu görevlere atanabilmekteydiler. Vali, ilde görev yapan askerî memurlar hakkında da askerî yasaların kendisine tanıdığı disiplin yetkilerini kullanabilmekteydi. Sivil memurlar hakkında da ceza vermeye yetkili olan vali, bu görevlileri disiplin komisyonu kararıyla memuriyetten ihraç da edebilmekteydi.

Tunceli’de umumî meclis görevini valinin ya da onun atayacağı bir kişinin başkanlığında vilâyet idare heyeti üyeleri ile kaymakamlardan oluşan bir heyet yürütecek; daimi encümenin işlerini ise, yine valinin ya da onun atayacağı bir kişinin başkanlığında defterdar, milli eğitim müdürü, bayındırlık başmühendisi ya da bunların görevlerini fiilen gören görevlilerden oluşan bir heyet yerine getirecekti. Vali, gerekli gördüğü takdirde belediye başkanlıklarına kaymakamları ve nahiye müdürlerini atayabilmekteydi.

Sürgün ve idamları onay yetkisi

Vali ve kumandan sıfatını taşıyan kişinin yetkileri bir hayli genişti: Güvenlik açısından gerekli görürse il halkından olan kişileri ve aileleri il içinde bir yerden bir diğer yere nakletmeye ve bu kişi ve ailelerin il içinde ikâmet etmelerini engellemeye yetkiliydi. İdam hükümlerinin tecil edilmesi de valinin yetkisindeydi; tecil edilmeyen idam cezaları infaz ediliyordu. Bu madde mecliste görüşülürken yasanın tartışılmaya açılan yegane maddesi olmuştu; bir milletvekili bu yetkinin anayasanın açık hükmüyle çeliştiğinden söz etmiş ve yetkinin yine mecliste kalmasının anayasal hüküm olması dolayısıyla gereğine değinmişti. Ne var ki, komisyon görüşmelerinde de benzer tartışmaların olduğu hatırlatılıyor ve komisyon üyelerinin çoğunun her ne kadar anayasada böyle bir hüküm varsa da, yine de maddenin değiştirilmesine gerek olmadığına karar verdiği belirtiliyordu. Aslında yasanın bu hükmü anayasaya açıkça aykırıydı; çünkü idam hükümlerinin onayı anayasaya göre meclisin yetkisindeydi. Yine de maddenin onaylanması pek de şaşırtıcı sayılamaz; çünkü yasa tasarısının gerekçesinde, en iyi yasanın muhitin özelliklerine ve ihtiyaçlarına uyan yasa olduğundan söz ediliyordu. Zaten bu nedenle bütün Türkiye için çıkarılan daha önceki idari yasaların Tunceli için geçerli olamayacağına gerekçede de değinilmişti. Sosyal hayatları diğer bölgelerde yaşayan vatandaşlara göre düşük olan bu bölgede yaşayanlar nedeniyle aslında diğer bölgelerde çok güzel sonuçlar veren cumhuriyet yasalarının bölgede arzu edilen yararları sağlamadığı görüldüğünden; “bu zavallı halkı hükûmet daha yakından vesayeti altına almaya” karar vermişti. “Olgun vatandaşların kanunları anlayarak” onlara uyarak kendi kendilerini koruyabildikleri haklarını, Tunceli’de artık hükûmet korumaya alacaktı. Yörenin ihtiyaçları uyarınca alınan önlemler derhal uygulanacaktı ve bunun için de kuvvetli bir yönetici atanacaktı.

Yasanın adlî işlerle ilgili hükümlerine göre; kamu davası açılması için izin verme yetkisi valiye aitti. Hâkimin reddine ilişkin talebin kabul edilmemesine ait kararlar kesindi. İlk soruşturmanın açılması kararı aleyhine itiraz edilemezdi. İlk soruşturma sonunda cumhuriyet savcıları iddianamelerini iki gün içinde yazmak zorundaydılar. Ancak iddianame sanığa tebliğ edilmiyordu. Ağır cezayı ilgilendiren suçların soruşturması sanık tutukluyken yapılmakta ve tutukluların duruşmadan önce tutukluluk hâllerinin kaldırılması yolundaki taleplerine ilişkin kararlar ancak valinin onayıyla uygulanabilmekteydi. Tahliye kararlarının onayına karşı itiraz yolu kapalıydı. İlk soruşturma sırasında verilen tutukluluk kararına karşı sanık tarafından itiraz edilmesi de mümkün değildi. Suçların saptanmasına yönelik tutanaklar, tutanağı hazırlayan memur ile maznun ve dışarıda hazır bulunan en az kişi tarafından imza edilmekte; bu şekilde hazırlanmış tutanaklar, sahteliği kesinleşinceye dek geçerli kabul edilmekteydi.

BAYAR’A GÖRE DERSİMLİLER  SADECE ŞAKİLİK ETMEK İSTİYOR

Bayar başbakanken mecliste şu açıklamayı yapmıştı: “Bu senenin dahilî işleri noktayı nazarından size ehemmiyetle bahsetmeğe değer bir mevzu vardır, o da Dersim meselesidir. Dersim’de bir ıslâhat programımız vardır, bu program yürümektedir. Yol, mektep ve köprü inşası suretiyle. Geçen sene askerî hareket yapıldı. Bu sene de programa göre askerî harekâtın geçen seneye nazaran, burada bu sene daha fazla kuvvetlerimiz toplanmıştır, birkaç yerde ufak tefek müsademeler olmuştur. Dersim için tatbik ettiğimiz programın icabı olarak bu meseleyi sureti kat’iyede tasfiye etmek için alacağımız bir tedbir daha vardır. Yakında Ordumuz Dersim havalisinde manevralar yapacaktır. Ordumuz Dersim için vazife alacak ve umumî bir tarama hareketi ile, tedip kuvvetlerine müzahir olaraktan, bu meseleyi kökünden söküp atacaktır. Arkadaşlar, Dersimliler ne istiyorlar? Dersimli kurunu vustaî bir zihniyetle orada oturup şakavet yapmak istiyor, mal çalacağım, ilişmeyeceksiniz diyor, adam öldüreceğim, kanunî takibat yapmayacaksınız diyor, silâhla gezeceğim, müsamaha edeceksiniz diyor, vatanî mükellefiyetlerimi ifa etmeyeceğim, imtiyazlı bir insan olarak hepinizin muvacehesinde dolaşacağım diyor. Bilinmesi lâzım gelen bir hakikat vardır ki, Cumhuriyet böyle bir vatandaş tanımıyor. Cumhuriyet, külfette olduğu kadar nimette, nimette olduğu kadar külfette müsavi ve seyyan muameleye tâbi insanlardan mürekkeptir. Bu hakikat anlaşılınca kadar kuvvetlerimiz orada fiilen bulunacaktır. Eğer ellerinde bulunan silâhı teslim ederler ve Cumhuriyetin emirlerine inkiyat ederlerse, kendileri için yapacağımız şey, muhabbetle göğsümüzü açıp derağuş etmektir. Dersimliler sesimizi işitmelidir. Bu kürsüden akseden her sadayı, kendi menfaatlerine göre muhakeme etmelidirler. Bizim sesimizde şevkât olduğu kadar, kudret de vardır. Her ikisinden birisini intihap etmek kendilerine attiir, bilmelidirler ki, şevkâtimiz de, kahrımız da boldur.”

Yasanın altında İnönü’ün imzası var

Mahkemenin hızlı sürmesini sağlamak bakımından mahkeme iddianamenin sunulmasından itibaren en geç 5 gün içinde duruşma yapmalıydı. Sanık kesin kanıtlarla mahkemeye verilirse, bu takdirde hemen duruşma yapılarak hüküm verilmekteydi. Eğer bir engel yoksa duruşma bir celsede bitirilmeliydi. Sanık, iddianamenin okunmasından itibaren en geç iki gün içinde savunmasını hazırlamak zorundaydı. İl içindeki ceza mahkemelerinin hükümleri temyize tâbi olmayıp kesindi.Yasa hükümleri makabline şâmildi. Yani geçmişe de yönelikti. Sadece bu yasa yürürlüğe girdiği tarihe dek (yasanın Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giriş tarihi 4 Ocak 1936’dır) temyiz hakkını kullanmış olanların davaları temyiz mahkemesince incelenecekti. Bu arada yasa tasarısının altındaki imza başbakan İsmet İnönü’ye aitti! Yasa, neredeyse on yıl boyunca uygulandıktan sonra 1946 yılında büyük ölçüde değiştirilecektir.

Dersim sürgünlerine dönüş yolu 1947’de açılabildi

İskân kanunu, 1947 yılının hemen başında değiştirilecektir. Hazırlıkların daha önceden başladığı Ulus gazetesinin yasanın değiştirileceğine ilişkin olarak daha 1946 Martında ayında bir haberden de anlaşılıyordu. Cumhuriyet gazetesi, bu haberin yayınlanmasının üzerinden bir yılı aşkın bir zaman geçmesinden sonra, 1947’nin Haziranında DP’nin yasanın değiştirilmesi için meclise önerge verdiğini yazıyordu.Gerçekten de hemen ertesi gün yasanın bazı maddeleri değiştirilecektir. Ayrıca, yasaya eklenen bir geçici madde ile bakanlar kurulu kararına dayanılarak nakledilmiş olanların hâli hazırda bulundukları yerlerdeki oturma süreleri ile haklarındaki bütün kayıtlayıcı hükümler de kaldırılmıştı. Diğer yandan, yine ek bir madde ile Ağrı, Sason, Tunceli ve Zeylân yasak bölgelerine bakanlar kurulu kararı olmadığı sürece hiç kimsenin giremeyeceğine ilişkin hüküm saklı tutulmuştu.

Yazarın Diğer Yazıları