Öfkeliler: Sarı Yelekliler yeni bir sınıf hareketi mi?

6.12.2018

  Dünyada giderek ortaklaşan güvencesizlik, belirsizlik, yaşamın nasıl idame ettirileceği, ay sonunun nasıl getirileceği soruları ve sorunları küresel bir ortaklık sunuyor. Bu noktada şu soru devreye giriyor: Ne yani, işçi sınıfı mı bunlar? Barikatların ardında bu insanlarla vakit geçiren ve yaklaşık 80 kişiyle konuşan Coquard’a göre bu insanları tanımlamak için eski sınıfsal kavramlar işe yaramaz.

 Alphan Telek*

Fransa 17 Kasım’dan bu yana Sarı Yelek giyen insanların eylemlerini ve taleplerini konuşuyor. Lidersiz, siyasal parti ve hareketlerle arası mesafeli, çoğunlukla 40 yaş üstü beyaz Fransızların oluşturduğu hareket o günden itibaren sadece Fransa’nın değil tüm dünyanın ilgisini çekmiş durumda.

Konu Türkiye’de de büyük ilgiyle karşılandı. Sarı Yelekliler önemli bir tartışma konusu olmuşa benziyor. Bunun iki temel sebebi var. Birincisi Türkiye sınırları içerisinde siyasal tartışmanın bitmiş olması. Kısacası değişime yönelik umutsuzluk. Ama bunun ötesinde daha derin bir sebep daha var. Dünya son 40 yılda hiç olmadığı kadar küreselleşti. İnsanların tecrübe ettiği sorunlar; hayal kırıklığı, stres, geçim derdi, bunlar karşısında sorumlu arama ve öfke gibi hisler küresel anlamda ortaklaştı. Bu ortaklaşma karşılıklı anlayış ile birlikte ilgi ve merak getiriyor.

Fransa’da asgari maaşla geçinen birinin ay sonunu getiremeyişi ile Türkiye’deki ya da Hindistan’daki bir ailenin durumu benzerleşti. Halkları birbirinden ayıran ulusal sınırlara rağmen, stres, öfke, güvencesizlik, borçluluk, işsizlik, hayatın pahalılığı gibi unsurlar ulusal sınırları aşarak küresel bir kardeşlik ortamını hazırlıyor. Bu yüzden özellikle farklı ulusal sınırlar dahilindeki ilericiler küresel bir bilinç geliştiriyor. Küresel dayanışma yolda. Peki Sarı Yelekliler Hareketi bu küresel bilinç sıçramasında nerede duruyor?

SARI YELEKLİLERİN TEPKİSİ NASIL BAŞLADI?

Sarı Yelekliler Hareketi çoğunluğu asgari ücretle geçinen, beyaz Fransızların çoğunlukta olduğu – siyahlar, kadınlar ve diğerleri de var ama sayıları daha az – ve vergi zamlarını, akaryakıt zamlarını, hayat pahalılığını protesto edenlerin oluşturduğu bir topluluk. Eylemlerine 17 Kasım’da başladılar. Fransa’nın özellikle taşra olarak bilinen bölgelerinde eylemlerine başladılar. Ancak 24 Kasım Cumartesi ve 1 Aralık Cumartesi günleri Paris’te düzenledikleri eylemlerde çok büyük kitleler halinde taleplerini haykırdılar.

Ana-akım medya onları çoğunlukla şiddet meraklısı vandallar olarak gösteriyor. Ancak Paris’te yaşayan ve olayları yakından takip eden Alican Tayla’nın bu konudaki gözlemleri önemli bilgiler sağlıyor. Hareketin içerisinde bir kaç şiddet meraklısı var ama çoğunluk şiddet kullanmaktan ziyade barışçıl eylemler gerçekleştiriyor. Tayla’nın Medyascope.tv’de olayları ele aldığı programda izleyicilere anlattığı bir ‘karikatür’ bunu gayet iyi göstermekte (i): Kalabalık bir kitle barışçıl bir eylem düzenlerken basın bunu çekmek yerine üç kişinin sokaklara zarar verişini çekiyor. Çünkü reytingi olan, para eden bu. Elbette bu, hükümetin Sarı Yeleklileri şiddet meraklısı olarak gösterip köşeye sıkıştırmak istemesini kolaylaştırıyor. Ancak meselenin esas noktası bu harekete katılanların şiddet uygulayıp uygulamaması değil. Gelin biraz harekete yerelde katılan araştırmacı Benoit Coquard’ı dinleyelim.

BARİKATLARIN ARDINDA

Contretemps dergisine Sarı Yelekliler hakkında mülakat veren ve eylemler başladığından bu yana eylemcilerle vakit geçiren sosyolog Benoit Coquard’a göre, barikatlar arkasında sadece beyaz Fransız erkekler yok. (ii) Barikatları kuranların çoğu özellikle kırsalda birbirini Facebook’tan ya da bölgeden – semtten – tanıyan kişiler. Hareketin vergi ve hayat pahalılığı karşıtı tavırları bu bölgelerde yaşayan siyahi ve kadın arkadaşlarını ve komşularını ilgilendirdiği için onlar da çoğu zaman hareketin kurduğu barikatlara katılıyor. Coquard hareketteki kadın oranının da önemli olduğunu belirtiyor. Ona göre, özellikle precaire yani güvencesiz durumda olan ve geçinme sıkıntısı çeken kadınlar barikatların arkasında dikkat çekiyor.

HAREKET FAŞİST Mİ?

Hareket başladığından bu yana Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un başı çektiği hükümet üyeleri ve ana-akım medya, harekete katılanların Marine Le Pen destekçisi yani faşist olduğunu söylüyor. Öyle ki Fransa’nın en ünlü aydınlarından ancak düzenci yorumlarıyla bilinen Bernard Henry Levy hareketi 1930’lu yıllarda Senato’ya doğru yürüyüşe geçen Charles Maurras destekçilerine benzetti. Tarihte bu hareket milliyetçi damarı ile biliniyor. Hatta Levy bu noktada da kalmayıp 1934’te Senato’ya doğru yürüyüşe geçenlere polisin ateş ettiğini ve ölümler olduğunu belirtip bugün de eylemcilerin Élysée sarayına yürümek istemesinin çarpıcı bir benzerlik yarattığını belirtiyor. Levy’nin sözleri tehdit içeriyor. Öte yandan, harekete katılanların faşistler olduğu algısının sürekli öne koyulmasının önemli bir sebebi olduğunu düşünüyorum. Fransız kamuoyunun harekete verdiği desteği kırmak.

Cumhurbaşkanı Macron hareketin kontrolünü ele almak ve hareketi bitirmek için masa başı iyi bir çalışma yürütüyor. Bu çalışmanın iki dayanağı var. Birincisi hareketin şiddet uyguladığı tezi. İkincisi harekete katılanların faşist ve milliyetçi olduğunu söyleyerek onları kamuoyu nezdinde şeytanlaştırma ve etkilerini azaltma. Şiddet tezinin çoğunlukla geçerli olmadığını biliyoruz.

BARİKATLARDA KONUŞULAN ESAS KONU: EŞİTSİZLİK VE ZENGİN KARŞITLIĞI

Öte yandan, harekete katılanlar faşisttir tezini inceleyelim. Fransa’nın kırsal bölgelerinde Fransız milliyetçilerinin ve aşırılıkçılarının oyu fazladır. Marine Le Pen’in kemik oyları genelde bu taşra bölgelerinden gelir. Macron bu veriyi kullanmak istiyor. Ancak Coquard barikatların arkasından bildiriyor: İnsanlar barikatlarda siyasi görüşlerini açıklamak istemiyor çünkü aralarında ayrılık olduklarını biliyorlar. Barikatlardaki esas konuşulan konu siyaset, hangi partiye oy verdikleri değil. Esas konuştukları konu vergiler ve hayat pahalılığı. Bu konuda ayrıca esas sorularının ne yapabiliriz ve nasıl yapabiliriz olduğunu ekliyor. Ayrıca hareketin bazı yerlerde daha önce asla bir araya gelmez denilen aşırılıkçılarla, beyaz olmayan Fransızları bir araya getirdiğinin altını çiziyor. Zaman içinde daha fazla kaynaşacaklarını düşünüyor. Çünkü onları ayıran yapay sınırlardan gündelik konulara eğiliyorlar. Gündelik hayatın sorunları beyazı, siyahı, göçmeni birleştiriyor ya da birleştirecek.

Coquard’ın verdiği bir diğer önemli bilgi ise hareketin zengin ve zenginlik karşıtı olması. Birçok yerde bunu gördüğünü söylüyor ve bununla ilgili çeşitli anekdotlar anlatıyor. Paris’e giden zengin araçlar barikatlarda durmak zorunda kalıyor ve içlerinden inenlere karşı zengin oldukları yönünde iğnelemeler var. Bu durumda eylemcilerin eylem alanı için ısrarla Paris’in en zengin bölgesi Champs-Élysée’yi seçmesi tesadüf görünmüyor. Hareket özellikle Macron’un zenginlere yönelik servet vergisini kaldırmasından, zenginlere yönelik vergi indirimleri yaparken kendilerine ağır vergi yükü getirmesinden, öğrencilerin kira yardımını kesmesinden, yeni çıkardığı iş yasaları ile işten daha kolay çıkarılmaktan hoşlanmıyorlar. Bu anlamda barikat arkalarında konuşulan üçüncü bir konunun eşitsizlikler olduğunu belirtiyor Coquard.

Faşist olarak aşağılanan ve solun dahi hor gördüğü insanlar Fransa’daki zengin-fakir eşitsizliğini konuşuyor! Onları aşağılayan sol ise eşitsizlikleri değil ufak bir azınlığı ilgilendiren kimlik sorunlarına eğiliyor. Bu da küresel bir eğilim. Dünyanın her yerinde sol son 40 yıldır bu yönde hareket ediyor ve bu yüzden giderek azınlığa düşüyor.

Sarı Yeleklilerin özellikle neden kırsal bölgelerde çıktığına dair son bilgi: Bu bölgeler kapitalizmin son 40 yılda geçirdiği dönüşümlerden dolayı sanayisizleşmeyi tecrübe etmiş. Yani bu bölgelerde fabrikalar kapanmış. Bir zamanlar işler tıkırında giderken artık öyle değil. Bir süre sonra hükümet – özellikle Macron döneminde buralardaki kamusal hizmetleri kaldırmış – ulaşım gibi. İşini kaybetmiş insanlar bir de sosyal olarak dışlanma ile karşı karşıyalar. İşte bu insanlara faşist diyorlar. Buna sol da katılıyor. Söz konusu kişilerin ilerici bir ideolojiden yoksun olduğunu söylüyorlar. Eski solun ideolojisine sahip olmadıkları kesin. Bunu ele alacağız. Devam edelim.

Eylemcilerin çoğu hayat pahalılığı yüzünden ay sonunu getiremediklerini ve benzine yapılan zamla kırsal bölgelerde ellerindeki tek sosyalleşme aracı olan arabaları ile ulaşım yapmanın da zorlaşacağını ve hatta ellerinden gideceğini düşünüyorlar. Hükümet uzun zaman önce kırsal bölgelerdeki ulaşım servislerini kaldırmış. Büyük mesafeleri aşmak, yani çocuğu okula götürmek, işe gitmek, markete gitmek, eve dönmek artık daha zor.

Yaşamı büyük fikirler, siyasal haklar, kimliksel sorunlar etrafında yaşamak, tartışmak güzeldir ama bunu karşılayacak kaynağınız ya da anne-babanızın sınıfsal ilişkileri (çevresi) sağlamsa. Eğer yoksa gündelik hayatta yaşamda kalma mücadelesinin acilliği bakışlarınızı şu ana odaklar. O yüzden benzin ve hayat pahalılığı için ayaklanmak benzin ve pahalılıktan çok daha fazlasıdır. Sosyal eşitlik talebidir! Kamusal hizmetlerin özelleştirildiği ya da yok edildiği bir yerde araba ve benzin insanların hayatında önemli bir yer tutar. Bunu bilmeden halkı iklim karşıtı cahil diye nitelemeyi önce ilericiler yapıyor. Tuzu kuruları anlamak her zaman zor olmuştur. Türkiye’de de aynılar.

PREKARYA: İRAN VE TUNUS’TAN SONRA FRANSA

Peki Sarı Yelekliler Hareketi yepyeni bir sınıfsal hareket mi? Kabul ediyorum elinizdeki pek kısa bir yazı değil ama daha da uzatmamak adına cevabı hemen vermeliyim. Bu hareketin 1980 sonrası oluşmuş yeni sınıfsal yapıda çoğunluğu oluşturanların – yani güvencesizlerin – tecrübe ettikleri bireysel ve sosyal acılara verdiği tepkinin son hali olduğunu düşünüyorum. Kısacası evet bu bir sınıfsal harekettir. Ve daha da ilginci ilk de değil. 2017’nin son aylarında ve 2018’in başında İran ve Tunus’ta gerçekleşen eylemleri hatırlar mısınız? (iii) İkisi de hayat pahalılığını protesto eden toplumsal ayaklanmalardı.

İran’daki eylemler tıpkı Fransa’da olduğu gibi taşrada yani başkent Tahran’a uzak bölgelerde başlamış ve yayılmıştı. Eyleme katılanların çoğu daha önce hiçbir politik eylemde bulunmayanlardı. Coquard Sarı Yelekliler için de aynı bulguları paylaşıyor. İran’daki eyleme katılanlar da Tahran’da yaşayan ve kimlik mücadelesi veren ilericiler tarafından horgörüyle karşılanmıştı. Şöyle diyordu Tahranlı ilericiler: “Mesele sadece ceplerine dokunduğunda ayaklanıyorlar, bunlar lümpen.” Tahranlılar özellikle başka şehirlerde bazı şiddet vakalarını duyuyor ve bu eylemleri 2009 yılındaki Yeşil Hareketle kıyaslıyordu. Yeşil Hareket çoğunlukla hayat tarzı için mücadele eden ve kimlik sorunlarının önde olduğu ve üniversite öğrencilerinin başı çektiği günümüz tabiriyle ilerici bir hareketti. Tabi 2009’da esas mesele siyasal haklardı. Ekmek söylemi, hayat pahalılığı, vergiler vs. yoktu.

Bir başka deyişle, 2017 yılı başında gerçekleşen eylemler için İran’da ilerici dediğimiz muhalifler, hayatlarını idame ettiremediğini söyleyen işçileri, esnafları, işsizleri cahillik, geri kalmışlık ve günü kurtarmacılıkla aşağılıyordu. Tunus’ta da benzer bir durum hakimdi. Sarı Yelekliler ortaya çıktığından bu yana Fransız solcuların, liberallerin ve şehirli demokratların çoğu bu hareketi taşralı diye küçümsüyor, günü kurtarma derdinde olduğunu düşünen cahiller olarak görüyor. Benzerlik çarpıcı ama şaşırtıcı değil. Küresel eğilim iktidarları benzettiği gibi muhaliflerin tavırlarını da ortaklaştırıyor. Sarı Yeleklilere geri dönelim.

SARI YELEKLİLERİN EKONOMİK ADALET TALEPLERİ

Peki Sarı Yelekliler ne talep ediyorlar? Ana-akım medyaya yansıyan talepleri akaryakıt zammının geri alınması. Ancak olaylar öyle bir gösterildi ki herkes Fransızların sadece benzin için ayağa kalktığını düşünmeye başladı. Hareketin başlamasında internet üzerinde başlattığı dilekçe kampanyası ile oldukça etkili olan (son olarak 986 bin imza topladı) Priscilla Ludosky (ki kendisi Afrikalı Fransız vatandaşı bir kadındır), meselenin sadece akaryakıta yapılan zam olmadığını, bunun sadece bardağı taşıran bir damla olduğunu söylüyor. Pek çok Sarı Yelekli benzer görüşte bulundu. Ludosky’ye göre olay bundan çok daha büyük. Son günlerde kendi aralarında yaptıkları bir anket bunu aydınlatabilir.

Sarı Yelekliler kendi aralarında 30 bin kişiye anketle sorup öğrenerek, bunun sonuçlarını – 42 maddelik bir manifesto – kamuoyuyla paylaştılar. (iv) Bu maddeler arasında asgari ücretin yükselmesi, gelir vergisinin daha çok kazanan zenginden daha fazla alınması, evsizliğe son verilmesi, küçük esnafın AVM’lerin etkisinden korunması, akaryakıt zammına son verilmesi, dayanışmacı bir emeklilik anlayışı, ülke borçları için fakirden ve emeklilikten para alınması yerine 80 milyar euro vergi kaçıran zengin vergi kaçakçılarından bunun sağlanması, kiralara sınırlama getirilmesi (ranttan dolayı kiraların artması sebebiyle), göçmenlere ve sığınmacılara temel ihtiyaçların sağlanması ve iyi bakılması, özelleştirilen gaz ve elektrik idarelerinin tekrar kamusallaştırılması (çünkü fiyatlar çok artmış durumda), emeklilik yaşının 60 olması, yaşlıların ve emeklilerin refahının yükseltilmesi… Macron hükümeti bugün akaryakıt zammının uygulanmasının altı aylığına geri alındığını açıkladı. Peki bu talepler?

Sarı Yelekliler hükümetin toplumun büyük kısmını dikkate almadan ve onların hayatını ilgilendiren konularda kendilerine danışmadan yasa yapmasından tiksinmişe benziyor. Priscilla Ludosky’e dönelim. Onun talebi net: Bizi vergilendirme tarzınızı değiştirin ve derhal bir Vatandaşlar Meclisi kurun. Bunun anlamı şudur: Ekonomik ve siyasal olarak bu hayattan memnun değiliz ve bunun değişmesi gerekiyor, bu değişim sizle (hükümetle) gelmez çünkü size güvenmiyoruz. Bunu söyleyen Ludosky bir sendikacı mı? Bir insan hakları aktivisti mi? Bir öğretim üyesi mi? Hayır. Sıradan bir vatandaş. Muhtemelen oy kullanmaya gitmeyen ve insanların apolitik olarak nitelediği ve hayatta kalmaya çalışan biri. İşte bugün solun küçümsediği, bir çoğunun faşist dediği hareketin başlamasında etkili olan sıradan biri. Talepleri gündelik hayattan çünkü orası onun en çok politikleştiği yer.

GÜNDELİK HAYATIN RADİKALLİĞİ

Politikleşmek nedir gerçekten? Dört yılda bir yapılan seçimlerde kimin geleceğini, kimin gideceğini tartışmak, bu tartışmalara katılmak ve sonra dört yıllığına sahneden çıkmak mı? Hayır. Politika reddetmekle başlar ve yeni bir talepte bulunmakla kendi politikanızı yapmaya başlarsınız. Bu anlamda gündelik hayatta sizi ilgilendiren konularda birilerinin karar alması, sizi dışlaması karşısında ses yükseltmek politiktir. Sizin olmadığınız bir mekanda sizin için alınan ve sizin geleceğinizi etkileyen kararları reddetmek ve yenisini istemek son derece politiktir. Politikanın sadece hak savunusu olduğu, kimlikçi temelde yapılması gerektiğine inanan ve inandıran ahmaklığa düşmemek gerekiyor. Sol da küreselleşmeden nasibini aldı elbet. Giderek kendini kimlik sorunlarına sıkıştırarak, ahmaklaşarak ve ahmaklaştırarak. O yüzden Fransız solunun tavrını Yunan solunda da, İtalyan solunda da ya da burada da görebilirsiniz. Hayat pahalılığına karşı çıkmak, vergi zamlarını protesto etmek ve diğer sorunları ister istemez gölgeye almak kısacası gündelik hayatını iyileştirmeye çalışmak başlı başına politiktir.

Dünyada giderek ortaklaşan güvencesizlik, belirsizlik, yaşamın nasıl idame ettirileceği, ay sonunun nasıl getirileceği soruları ve sorunları küresel bir ortaklık sunuyor. Bu noktada şu soru devreye giriyor: Ne yani, işçi sınıfı mı bunlar? Barikatların ardında bu insanlarla vakit geçiren ve yaklaşık 80 kişiyle konuşan Coquard’a göre bu insanları tanımlamak için eski sınıfsal kavramlar işe yaramaz. Aralarında çok farklı meslek gruplarından insanlar var. Nasıl olur da hepsine işçi sınıfı deriz diyor. Fakat Coquard çok ilginç bir noktaya parmak basıyor. Bu insanları ortaklaştıran şey gündelik yaşamda hissettikleri, dertleri, hayal kırıklıkları ve düşünceleri diyor. Evet tıpkı küresel planda olduğu gibi Fransa’nın bir kırsalında da benzer yaşam biçimleri ve şartları bu insanları ortaklaştırıyor. Peki kim bunlar? Coquard’a göre birçok sınıfın bir araya geldiği sınıflararası ortaklığa işaret eden popüler sınıflar.

Bu noktada biraz ileri gitmemiz gerekiyor. Albert Einstein, “İnsan aklın sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye ulaşamaz” diyor. Uzun süredir yaptığım/yaptığımız çalışmalar neticesinde bu küresel ortaklığın yeni bir sınıf yapısı oluşturduğunu düşünüyorum. Bu yapıda en önemli rol güvencesizlerin sınıfı olduğu bilinen prekaryaya ait. Buradaki güvencesizlik sosyal sigortalılık değil. Bütün olarak bir yaşamın güvencesiz kılınması durumu. Siyasal, sosyal, ekonomik olarak. Hepsinde kırılgansınız, hepsinde belirsizlik var. Bu güçsüzlük getiriyor. Diğer taraftan bakalım. Alternatiflere sahip olmak insanı güçlü kılar. Fakat görünen o ki geç kapitalizm bizden tüm alternatiflerimizi almak istiyor. Sebep mi? Alternatifsiz olan güçsüzdür. Güçsüz olan  kolay yönetilir. Mecbursunuzdur çünkü. Son 40 yılın kapitalizminin kısa öyküsü: Mecburiyet yarat ki kafalarını kaldıramasınlar.

Prekarya açıklamalarının en güçlü yanı gündelik hayatta yaşanan bireysel, sosyal tüm dertleri iyi açıklayabilmesidir. Bu anlamda prekarya üretim ve dağıtım ilişkilerinin güçsüz tarafında bırakılan bireyler topluluğudur. Küreseldir çünkü küresel piyasalar altında ortak yasalar, ortak tüzükler, ortak finansal işlemler, ortak hükümet programları ile ortaklaştırılmıştırlar. Elbette böyle bir şey amaçlanmamıştı ama sonuçta artık prekarya ile karşı karşıyayız. Kim bilir belki siz de bir üyesisinizdir.

İlginç olan şu ki prekarya esas olarak üç gruba ayrılır. Birincisi, çalışanların çoğunlukta olduğu ancak yaşadığı sorunlar karşısında faşizme meyleden insanlar grubu. İkinci grup sayıları dünya çapında 800 milyona ulaşmış göçmenler. Üçüncü grup ise çoğunlukla ilerici olarak anılan üniversiteliler, okuyanlar ve siyasal bilinç düzeyi artmış olan insanlar. Şimdi bu modele göre sizce Sarı Yelekliler ya da İran’da ayağa kalkanlar hangisi? Çoğunlukla prekaryanın birinci grubundan geliyorlar. Prekaryanın en büyük zorluklarından biri tüm bu grupların bir araya gelerek birlikte mücadele etmesi. İlericiler yaşam tarzı ve kimlik sorunlarına gömülmüşken ve onları cahil, günü kurtarmacı olarak görürken, onlar da ilericileri züppe, hayatı bilmeyen kesimler olarak adlandırıyorlar. Garip bir şekilde giderek birlikte toplumun büyük kesimini oluşturuyorlar. Bu konuda yaptığım ve yakında yayınlayacağım çalışmada söz konusu sayıları çok daha ayrıntılı bir şekilde paylaşacağım.

Sarı Yelekliler konusunda Fransa kamuoyuna baktığımızda aynı durumu görüyoruz. İlericiler özellikle de solcular bu harekete katılanları kendi cebini düşünen cahiller, vandallar olarak görüyor. Son günlerde ufak bir pozitif değişme var.

MACRON’UN POZİSYONU

Peki bu işin hükümet tarafında neler oluyor? Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron nam-ı diğer Avrupa’yı, Fransa’yı düştüğü popülizm batağından kurtaracak parlak çocuk! Cumhuriyetçi söylemleri var, Cumhuriyet, Fransız halkı, biz halkız, haydi harekete geçelim diyor. İki yıldır anaakım medya onu demokrasi kahramanı, kurtarıcısı ilan etmiş durumda. Öte yandan Macron’un geldikten sonra yaptığı ilk iş şu oldu: İnsanları işten çıkarmayı kolaylaştıran iş yasası. Bu uzun zamandır geçirilemiyordu. Nicolas Sarkozy bile bunu yapamamıştı. Tabii bir de Macron gibilere – Obama gibi – neoliberal ilerici deniyor. Yani piyasacı ama çevre sorunları, kimlik sorunlarına duyarlı. Daha da vahimi çok basit bir modeli kullanıyor oluşu. İklim değişikliği krizini kullanarak Fransız halkının güvencesizleştirilmesi. Güvencesizleşmeniz gerekiyor çünkü iklimi kurtaracağız. Bunun başka yolu yok mu Sayın Başkan? Servet vergisini neden kaldırdınız? Halka vergi bindirirken şirketlere vergi indirimini neden sağladınız? Bu tipik bir kapitalist siyasal hareket. Krizleri kullanarak manevra alanını açma. Öte yandan Macron istediklerini parlamentodan geçiremeyince ne yapıyor biliyor musunuz? Ülkeyi başkanlık sarayında çıkardığı kararnamelerle yönetiyor. Macron’u Türkiye’de bile koruyanlara şunu demeli. Burada eleştirdiğiniz siyaseti orada da eleştirmelisiniz. Tutarlılık iyi bir erdemdir.

Halk artık onun ne olduğunu çok iyi biliyor. Emmanuel Macron Fransa’da küresel piyasaların ve elitlerin son 40 yıldır en çok istediği kişidir. Fransa’yı küresel piyasalara daha uygun hale getirecek, Fransız halkının çalışma koşullarını ağırlaştıracak, onu alternatifsiz kılacak dolayısıyla onu güçsüzleştirecek düzenlemeleri yapmak için geldi. Halk artık bunu çok iyi anladı, o yüzden Fransa bugünden itibaren küre için kilit bir konumdadır. Bir yandan, piyasa ve tek adam siyasetini temsil eden Macron diğer yandan gündelik yaşamını savunan halk.

DÖNÜŞÜM

İlericiler burada ne yapacak, nasıl yapacak? Bu başka bir çalışmanın konusudur. Fakat bu, kağıt üzerinde kalan eski fikirlerle yapılamaz. Meslektaşım Seren Selvin Korkmaz ile iki yıldır yeni bir model, yeni bir fikir üzerinde çalışıyoruz Bu konuda farklı dillerde yayınlanmış ve farklı dillere çevrilmiş (Lehçe, Yunanca, İspanyolca, İngilizce, Boşnakça) birçok yayınımız oldu. Bazı çevreler bunu tuttu da. Yeni ilerici enternasyonal destekçileri arasında da bu çalışmaların hatırı sayılır bir desteği oldu.

Yeni modelin ana kavramı dönüşüm. Buna dönüşüm diyoruz, devrim ya da reform değil. Adil bir dünyaya dönüşüm. Bunun için prekaryanın siyasallaşması gerekiyor. Siyasal prekarya dediğimiz unsur siyasal ve ekonomik adalet programlarını sunmalı ve prekaryanın gruplarını birleştirmelidir. Daha önce olduğu gibi yeni sınıfın yeni temsilcisi gerekiyor. Eski sol bunu temsil edemiyor, genelde onu küçümsüyor. Eski yargılardan, tartışmalardan, önyargılardan uzak günümüz gündelik yaşamına uygun yeni bir ulusal ve küresel ilerici siyaset oluşturulmalı. Dönüşüm modeli sosyal adaleti esas alır ve bir adalet ve umut politikası önermektedir. Ünlü Fransız tarihçi Roger Martelli de benzer şekilde solun bugün en önemli görevinin adalet politikası üretmek olduğunu söylüyor. Kısacası toplumun sadece eğitimlilerine değil geneline yönelik özgürleştirici yeni bir proje. Bu ise ulusal kalamaz, ancak küresel bir düzlemde işe yaramaya başlarsa küresel bir dalga halinde prekaryanın hayatını adil hale getirebilir.

Bu anlamda Sarı Yelekliler Hareketi çağımızın ne ilk ne de son isyanı. Benim takip ettiğim kadarıyla bu İran ve Tunus’ta başladı. Garip. 2010’lı yılların başında tüm dünyayı kasıp kavuran işgal hareketleri de yine ilk olarak 2009 yılında İran’da başlamıştı. Tarihin garip bir cilvesi…

(i) https://medyascope.tv/2018/12/03/sari-yelekliler-fransada-giderek-buyuyen-bir-hareket-alican-tayla-ile-soylesi/

(ii) http://www.contretemps.eu/sociologie-gilets-jaunes/

(iii) https://www.opendemocracy.net/north-africa-west-asia/alphan-telek/return-of-class-and-social-justice-in-iran-and-tunisia

(iv) https://www.birartibir.org/siyaset/194-42-talep

*Doktora çalışmalarına Sciences Po Paris Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nde (CERI) ve Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde devam ediyor, İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü’nün (İstanPol) kurucularından ve aynı enstitünün Akademik Direktörü. 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.

YORUMLAR